TÜRKÇE ADLAR MI TÜRK ADLARI MI ?

 

 

 

            Yıllar var ki kendi kendimizle kavgalıyız. Kimliğimizi oluşturma kavgasının hem zalimi hem mağduruyuz. Hiç yoktan kendi başımıza açtığımız dertlerden öyle muzdaribiz ki kendi ürettiğimiz dertlerimizin şaşkınıyız. Bu satırlarla kendi kendimize bir ayna tutup ezelden beri çözemediğimiz şu isimler meselesine birkaç satır da ben ekleyeyim, dedim. Artık, ya ucunu bulamadığımız yün çilesini iyice sarpa sardırır, ya da çileyi yumağa çevirebiliriz.  

 

            İsterseniz meseleye şu bildiğimiz hadis-i şerifle başlayalım. Ne diyor rahmet peygamberi hatırlayalım: Sizler kıyamet günü isimlerinizle ve babalarınızın isimleriyle çağırılacaksınız öyleyse isimlerinizi güzel yapın. İşte, çözemediğimiz mesele bu... Hangi isimler daha güzeldir: Köküne kadar Türkçe olanlar mı, atadan dededen miras alınanlar mı?!.. Yoksa, çocuklara isim verirken daha başka ölçütler mi vardır. Meselâ, bir zamanlar değerli araştırmacı, Divanu Lugati’t –Türk tercümanı Besim Atalay’ın arayıp bulduğu Türkçe köklerden türetilmiş veya İslâm öncesi tarihimizden derlenen Apay, Apakay, Otamış, vb. isimler güzel isim verme niyetiyle mi çocuklara verilmiştir, yoksa bunlara milli devlet oluşturma sürecinin insan isimlerine yansıyan dalgası gözüyle mi bakılmalıdır. Atalay’ın bu çabalarının sürdüğü yıllardan epeyice sonra Oğuz, Kürşat, Bilge, Aybige, vb. isimler  güzel isim verme kaygısıyla mı çocuklara kondu, yoksa bu isimler, Türkiye topraklarında estirilen soğuk savaş rüzgârlarının yıkıntıları arasındaki sığınaklarımız mıydı...Ya Uğur, Deniz, Devrim, vb. isimler, kökü Türkçe olduğu halde Türk ismi olsun diye mi kondu, yoksa bir zamanların aykırı kampına mensup olmanın gururu mu seslendirildi bunlarla… Anlayacağınız mesele karışık; çünkü birkaç asırdır kafalarımız da karışık. Sebebi de basit tarihte yolumuzu kaybetmişiz, mazur görünüz.

 

            Peki, kaybolduğumuz bu yolculukta, daldığımız çıkmaz sokaklardan nasıl edip de kurtulmalı, bu dehlizlerden düze çıkmak mümkün mü, diye sorarsanız; ben derim ki pekâlâ mümkün…

 

            Öncelikle, şunu çok iyi bilmeliyiz ki isimlerimiz kimliğimizdir. Bu pencereden bakılırsa isimlerimiz hem şahsiyetimizin bir parçası hem de millet varlığı içindeki üyeliğimizdir. Buna göre, asırlarca atalarımızın evlatlarına koyduğu İbrahim, İsmail, İshak, Yakup, Yusuf, İlyas, vb. peygamber adlarını kavmiyetçilik kaygılarına kurban etmeyip rahatlıkla Türk adı kabul edebiliriz. Bunları Altan Deliorman’ın gözüyle Yahudi kral adları olarak göstermek meseleyi iyice çözümsüzlüğe itmektir. Bunun yanında eğer günlük hayatımızı idare eden manevi değerlerimiz(sabır, şükür, iyilikseverlik, samimiyet, mukaddesat, kader, ırz, namus,…) hâlâ hayatımızı kuşatmaya devam ediyorsa, asırlarca dedelerimizin ana babalarımıza lâyık gördüğü Sabri/Sabriye, Şükrü/Şükriye, Hayri/Hayriye, Şakir/Şakire, Mukadder, Mukaddes, Nimet, Şeref, İffet, vb. isimleri çocuklarımıza bugün de rahatlıkla verebiliriz. Bunlardan utanmaya veya bunları dışlamaya gerek yoktur. Hepsi de halis muhlis Türk adlarıdır. Yoksa siz atalarınızın Türklüğünden şüphe mi ediyorsunuz?!..              Ne bu saydıklarımız Arap adlarıdır, ne de İslâm tarihindeki önemli şahsiyetlerin (Ömer, Bekir, Osman, Ali, Hasan, Hüseyin, Fatma, Ayşe, Zehra, Rukiye, Zeynep,…) adını almakla Arap olunur. Bu adları taşımak olsa olsa Müslümanlığın şanını gösterir! Hem unutmayalım ki bizim atalarımız Türk olduğu kadar da Müslümandı. Bana inanmıyorsanız, Yahya Kemal’e kulak verin. Bakın büyük şair, ne diyor:

            

 Bu günkü Türk babaları havası ve toprağı Müslümanlık rü’yası ile dolu semtlerde doğdular, doğarken kulaklarına ezan okundu, evlerinin odalarında namaza durmuş nineler gördüler, mübarek günlerin akşamları bir minderin köşesinden okunan Kur’anın sesini işittiler; bir raf üzerinde duran Kitabullah’ı indirdiler, küçücük elleriyle açtılar, gül yağı gibi bir ruh olan sarı sahifelerini kokladılar. İlk ders olarak besmeleyi öğrendiler; kandil günlerinin kandilleri yanarken, ramazanların, bayramların topları atılırken sevindiler. Bayram namazlarına babalarının yanında gittiler, camiler içinde şafak sökerken tekbirleri dinlediler, dinin böyle bir merhalesinden geçtiler, hayata girdiler. Türk oldular.

            

 

Bununla birlikte, son bir asırda kız çocuklarımıza vermeye başladığımız İnci, Çiçek, Gönül; erkek çocuklarımıza verdiğimiz Orhan, Alp, Alper, Alperen, Oğuzhan, vb. isimler de halkımızın beğenisini kazanmış, geleneğinde yerini bulmuş, sağ duyusunun eseri, katmerli Türk adlarıdır ki öncekilerle tatmin olmayanlar bunları tercih edebilirler.      

           

            Öyle anlaşılıyor ki isim verme geleneğimizin insani tarafı unutuldukça isimlere kaldıramayacakları yükler bindirilmiş. Güzel ismin ölçütü gelip geçici ideolojilerde aranmış. Oysa bir hatıranın yaşatılması için de güzel isimler konurdu eskiden. Meselâ yolculukta doğan çocuklara Sefer, yağmurlu günde doğanlara Tufan, rüzgârlı günde doğanlara Tayfun. Mübarek gün ve aylarda doğanlara ise Recep, Şaban, Ramazan, Mevlüt, Bayram,vb. adlar verilirdi. Burada biraz durup sormak gerekir, bu isimlerin kökü başka dillerden de olsa bu hatıralar kimin yaşantılarıdır, bize kimleri hatırlatmaktadır!.. Sizi bilmem ama bütün bunlar bana Bingöl Çobanları’nı hatırlatıyor:

Daha deniz görmemiş bir çoban çocuğuyum.
Bu dağların eskiden aşinasıdır soyum.
Bekçileri gibiyiz ebenced buraların,
Bu tenha derelerin, bu vahşi kayaların
Görmediği gün yoktur sürü peşinde bizi
Her gün aynı pınardan doldurup testimizi
Kırlara açılırız çıngıraklarımızla.
Okuma yok, yazma yok, bilmeyiz eski yeni,

Kuzular bize söyler yılların geçtiğini,
Arzu, başlarımızdan yıldızlar gibi yüksek;
Önümüzde bir sürü, yanımızda bir köpek,
Dolaştırıp dururuz aynı daüssılayı.
Anam bir yaz gecesi doğurmuş beni burada,
Bu çamlıkta söylemiş son sözlerini babam;
Şu karşıki bayırda verdim kuzuyu kurda,

"Suna"mın başka köye gelin gittiği akşam,

 

            Peki, çocuklarımıza isim verirken daracık bir yelpazeye sıkışıp kaldık mı, diye soranlar vardır belki. Hiç merak etmeyin, o kadar da isim fakiri değiliz. Meselâ bir zamanlar uzun kış gecelerinde veya ramazan akşamlarında anlatılan hikâyelerin kahramanları (Leylâ, Şirin, Ferhat, Aslı, Kerem)nın adları neden yeni doğan çocuklara verilmesin; sonra kulağınızı müziğimize verin ve bazı makam adlarının pekalâ insan adı olarak da kullanılageldiğini hatırlayın: Şehnaz, Dilâra, Sultan,… Birazcık şiir kitaplarını karıştırın oradan ince ruhumuzun ve zevkimizin eserleri olan isimleri yeniden keşfedin: Nazlı, Gül, Fidan, Lâle, Elif,… Yalnız ne olur, bu isimleri ve deminden beri sayıp döktüklerimizi Arap-Acem hayranlığı diye bir tarafa atıp da Melis, Melisa, Tuvana gibi  köksüz ve ruhsuz adları Türk kızlarına lâyık görmeyin. 

 

            Unutmayın, çocuklarımızın adı Mehmet(Muhammed), Mustafa, Abdullah, Nuri de olsa; Atilla, Turan, Tülay, Tülin de olsa hepsi bizim evlatlarımızdır. Hiç şüpheniz olmasın bu adlar Müslüman bir milletin çocuklarına verilmiş Türk adlarıdır.

 

 

 

               

            15.03.2009                                                                                   Önder SAATÇİ

                                                                                                                     

           

 

 

 

 

           

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !