YER ADLARINDA SAKLI TARİHİMİZ

 

 

                 

            Artık dünya küçüldü, diyorlar. Doğrudur. Bir tıklamayla Uzak Doğudaki bir depremi   hemen haber alabiliyoruz. Dünyanın öbür ucunda duran kişiyle daha düne kadar yalnızca telefonla konuşabilirken şimdi onun görüntüsünü de bilgisayar ekranlarına yansıtıp yüz yüze konuşabiliyoruz. Eminim, çoğunuz kendinizi 21. yüzyılda yaşadığınız için çok talihli hissetmektesiniz. Ayrıca eminim ki birçoğunuz o telefonsuz, internetsiz çağda yaşasaydım her halde çatlardım, diye düşünüyorsunuzdur. Fakat böyle düşünenler atalarına biraz haksızlık etmiş olmuyorlar mı? Onların uçakları, otomobilleri yoktu; ama onlar atla da olsa deveyle de olsa diyardan diyara koşup kâh Allah’ın adını atlarının ayağının bastığı her yere ulaştırmak için sefer eylemiş; kâh hacca gitmişti. Gün olmuş kıtaları aşıp Hint kumaşlarını, Çin ipeğini, İran halısını Anadolu’ya taşımış; gün olmuş nice seyyahlar çıkıp Kafkaslardan Balkanlara, Orta Doğudan Avrupa’ya kadar dolaşmış ve bir seyahat edebiyatı bile vücuda getirmişlerdi. Gittikleri yerlerde evlenip gelinleri kendi memleketlerine getirmiş gönül köprüleri bile kurmuşlardı. Kısacası, onlar da en az bizim kadar, hatta belki bizden de fazla dünyayı tanımayı, keşfetmeyi arzu etmişler ve ulaşabildikleri her yere, her topluluğa birer ad verip onları ebedî millet hafızamıza nakşetmişler. Gelin şimdi eski çağlardan bugüne bir seyahate çıkalım, dünyayı bir de ecdadın gözüyle tanıyalım.

 

            Türkler, Orta Asya’dan Horasan’a gelip orayı bir müddet şenlendirdikten sonra  malûm olduğu üzere Anadolu’ya geçmişler. Anadolu o zamanlar Bizanslıların elinde olduğundan buralara Arap-İslâm literatüründen alınma Rum adını vermişler. Bir başka deyişle, Anadolu’muzun dilimizdeki ilk adı Rum veya Diyar-ı Rum’dur. Yunus Emre bile bir şiirinde “Gezdim Urum ile Şam’ı/ Yukarı illeri kamu/Çok aradım bulamadım/Şöyle garip bencileyin.” derken, “Urum” adıyla Anadolu’yu kasteder. Gel zaman git zaman Anadolu toprağı Rumluktan çıkıp evliyalar diyarı olunca Türkler, bu sefer, İstanbul Boğazı’nın öte yakasına geçip de nal sesleriyle inlettikleri beldelere Rumeli demişler. Anlayacağınız, o günlerde Rumlar kaçıyor, bizimkiler kovalıyorlar. Peki ya Anadolu, bu mubarek yurda ne zamandan beri “Anadolu” diyoruz?.. Halkımıza sorarsak, yiğitlerin, bir ananın elinden dolu dolu taslarla su içtikleri günden beri yurdumuzun adı Anadolu’dur. Yazılı kaynaklara göre ise Yunancada Ege’nin doğusundan Fırat Nehrine kadar uzanan ülke veya Ege’nin doğusu anlamındaki “Anatolia”nın Türkçeleştirilmesi sonucunda dilimize kazandırdığımız bir isimdir Anadolu. Son zamanlardaysa “Anatolia” bazı otellerin ve bir kısım turistik tesislerin müşteri çekmek için kullandıkları bir “marka”(!).

 

            Şimdi biraz da etrafımıza bakalım. Atalarımızın İslâm koruyuculuğunu üstlendikleri asırlarda, Endenozya (İndenozya değil)’dan Balkanlara dek her camide kılınan cuma namazında Osmanlı padişahının adı anılıyor; bu diyarlara valilerimiz, memurlarımız gidip oraları idare ediyor; böylece yeni bir tarih yazılıyordu. Arapçadaki “Dımeşk” Osmanlı kayıtlarında Şam-ı Şerif (Şerefli Şam) diye anılmıştır. Suriye’ye başkentlik eden ve Osmanlı asırlarında hacı kafilelerinin toplanma yeri olan bu şehrin yerlileri, oturdukları (yaşadıkları değil) beldeye bugün dahi “Şam” derler. “Dımeşk” yalnızca resmî kayıtlara ve diplomasiye hasredilmiştir. Arapça’da “Beytu’l-Makdis” diye anılan Kudüs’ü ise, Filistinli ünlü mücadele adamı Yasir (Yaser değil) Arafat bile, sağlığında, Osmanlı’nın verdiği adla anıyordu: Kudsi’ş-Şerif  (Şerefli Kudüs). Haccetmek için gittiğimiz iki mukaddes belde (Mekke ve Medine)nin adı ise o zamanlar da şimdi de Hicaz, hudutlarımız içinde bulunan, bugünkü Kars’ımızdan, Edirne’mizden hiçbir farkı olmayan iki Tırablus’tan biri Trablusşam, diğeri de Tırablusgarp idi. Bunca İslâm şehrini idaresinde barındıran bir devlet, elbette bu şehirleri birbirinden ayırmak için bir yol bulmalıydı. Ama, tarih hafızası silinmiş bir milletin bugünkü gazetecilerine, habercilerine bakarsak Libya’nın başkentinin adı, uçak biletlerinde öyle yazıldığından olacak, Tripoli(!); Amerikalıların, aynı adı taşıyan eyaletle şehri ayırırken Mecsico City, New York City dedikleri gibi bir zamanlar, Basra vilayetimizin bir köyünün mezraası olan Kuveyt’in başkenti ise gazete sayfalarında artık “Kuwait City”. Neyse ki zaman zaman hatırlayabildiğimiz Kerkük, Bahçesaray, Akmescit ve Filibe’yi hâlâ kendi verdiğimiz adlarla anıyoruz. Bu arada, bir kısmı Hindistan, bir kısmı Pakistan sınırları içinde kalan Müslüman eyaletinin adı, şu battaniye markasında olduğu gibi Kaşmir değil, Keşmir; son yıllarda petrolüyle, ticaret merkezleriyle dünya sosyetesinin gözde turizm merkezlerinden biri haline gelen Arap emirliği’nin adı ise İngilizcedeki gibi “Dubai” değil Dubey.  Bundan başka, Siyonist Yahudilerce işgal edilen Osmanlı mülkünün adı İsrail değil Filistin, aynı güruhun 1967’de Suriye’den çaldığı tepelerin adıysa İngilizce’deki gibi Golan değil Colan… Anlaşılan o ki bir zamanlar hükmettiğimiz toprakları kaybedince oraların adlarını da unutmuş, bir de üstüne yabancı haber ajanslarının bu yerlere verdiği İngilizce adları papağan gibi ezberlemişiz. O derece ki Arap ülkelerini bir araya getiren Arap Birliği’ne de bizim gazeteciler artık İngilizcedeki “Arab league”den çevrilme “Arap Ligi” demekteler. 

 

 

            Şimdi de şu sorunun cevabını bulalım: Neden bazı Avrupa ülkelerine, Belucistan, Ermenistan,  Hindistan, Moğolistan, Pakistan,  örneklerinde olduğu gibi Farsçada ülke anlamına gelen “- istan” ekiyle ad vermişiz? Neden başka milletlerin dediği gibi Bulgarya değil Bulgaristan, Hırvatya değil Hırvatistan, bir de bunların yanında Sırbistan, Yunanistan diyoruz? Hatta, bir zamanlar Osmanlı haritalarında ve kayıtlarında Polonya’ya verilen isim niçin Lehistan? Çünkü, buraların hepsi de eski Osmanlı eyaletleri. Balkanlardaki ve Avrupa’daki bu etnik unsurlar, Osmanlı’dan kopup milletleşince bu adları onlara lâyık görmüşüz. Bu arada, Rus işgali altındaki İslâm toprağının adı, bazı basın yayın organlarında yazıldığı gibi Çeçenya değil Çeçenistan’dır. Etiyopya’nın Osmanlı kayıtlarındaki adı da Etiyopya değil Habeşistan.

 

            Son yirmi yıldaki siyasî çalkantıların ortaya çıkardığı yeni yeni devletlerin  adlandırılmasında tuttuğumuz yolu da gözden geçirmekte fayda var. Çünkü, Sovyetlerin dağılmasından çok önceleri elime aldığım “Türkçe” bir atlasta, Sovyetler Birliği’nin idarî haritasında Beyaz Rusya, Moldavya gibi cumhuriyet adlarını gördüğümü dün gibi hatırlıyorum. 1995’te bir gazeteden hediye olarak aldığım atlasta da aynı adlar yazılı. Ama nedense, bu ülkelerin adları, bugünün kültür şokları yemiş Türkçesinde,  “Moldova” ve “Belarus” şekline girmiş. Her halde, bir zaman sonra,  yalnızca Türkçemizde kullanılan  Arnavutluk adını da  “Albanya” şekline dönüştürürüz.

                       

            Yabancı ülke adlarının bazılarının telâffuzları ve yazımlarıyla ilgili meselelere de bir parça değinmek yerinde olacaktır. Yukarıda sözünü ettiğimiz Atlas’tan dört ülkenin bayraklarına ve daha ileriki sayfalarda,  kıtalara göre ülkelerin tanıtıldığı bölümlere baktığımızda evlere şenlik yazılışlar var. Meselâ, Malezya diye bildiğimiz ülkenin adı bayrakların yer aldığı 7. sayfada “Malaysia”, ülkelerin tanıtıldığı 80. sayfadaysa  “Malaysiya” diye verilmiş. Jamayka diye söylediğimiz ülkenin adı ise hem bayraklar sayfasında hem tanıtım sayfasında “Jamaika”, Kamboçya diye bildiğimiz Uzak Doğu ülkesi ise, yer darlığından olsa gerek, bayraklar sayfasında “Kamboç”, ülkelerin tanıtıldığı sayfadaysa  “Kampuçya”, Lihtenştayn şeklinde söylenen ülke adının yazılışıysa bayraklar sayfasında da tanıtım sayfasında da “Liechtenstein”. Bu ülke adlarının, çeşitli yazım kılavuzlarımızda ise birkaç farklı şekilde verildiğini görmekteyiz:

 

Ana Yazım Kılavuzu  Dil Derneği Yazım Kılavuzu        TDK Yazım Kılavuzu

Malaysiya-Malezya             Malaysiya-Malezya                          Malezya

Jamaika (Jamayka)           Jamaika (Orta Amerika)                    --- 

Kamboçya                            Kamboçya                                                 ---

      ---                                  Lihtenştayn                                     

 

            Dilimizde bazı yer adlarının çok farklı anlamlar kazandığını da hatırlatmak gerekli. Meselâ, bugünkü Libya sınırları içinde yer alan Fizan Osmanlı zamanında sürgün yeri olduğundan buranın adı zamanla, “çok uzak yer” anlamıyla dilimize yerleşmiş, “Fizan’a gitsen bulurum.” deyimiyle de kalıplaşmış. Arjantin’in ıssız bir bölgesi olan Patagonya ise meydanı boş bulup başına buyruk davranışlar sergileyenleri, zorbalık edenleri hicvederken “Patagonya mı burası?” şeklinde deyimleşmiş. Amerika’nın ünlü eyaleti Teksas da herkesin kendi hakkını kendisinin aldığı, şiddetin eksik olmadığı ortamları anlatmak üzere dilimizde bir yan anlam kazanmış.  

 

            Çeşitli komşu ülkelerinin adlarını ne derece doğru telâffuz ettiğimiz de şüphelidir.  Türkçemiz uzun sesliler barındırmamasına rağmen en yakın iki komşumuz olan Irak ve İran’ın adlarının başındaki sesliler nedense hep uzun söylenir. Azerî ve Azerbaycan adlarındaki ilk “a”  seslisiyse üzerine şapka konmadan uzun söylenmesi gerekliyken çoğu zaman kısa telâffuz edilir. Kerkük de “Kerküt” olup çıkıverir.

 

            Meseleyi toparlayacak olursak, Yunanlının “Konstantinapol”ü geri almak için “İstanbul” demeyişindeki inadına ve Bizans’ın hatırasını canlı tutmak için türlü efsaneler ürettiğine bakıldığında, bir zamanlar Arap ırkçılığının, Irak ve Suriye’de basılan haritalarda Hatay’ımızı Suriye sınırları içinde göstermesini de bunların yanına koyduğumuzda, Irak’ta, Balkanlarda, Rusya’da eskiden beri Türklerle dolu şehirlerin adlarının değiştirildiğini de  hatırladığımızda tarihten miras kalan yer adlarının, bir millet için ne anlama geldiği, ne derece kıymetli olduğu anlaşılıyor olsa gerektir. Türkiye’ye yön verenlerinse böyle bir kaygısı olmadığı gibi, bir zamanlar, tarihimizin izlerini ellerindeki devlet imkânlarıyla sildiklerine bile yakın tarihimiz şahittir. Ankara’nın ilçelerinden Ahî Mesud, Cumhuriyet’in ilk yıllarında “Etimesgut”  oluvermiştir. “Teheccüt namazına kalkanlar”, “erken uyananlar” şehri anlamına gelen Diyar-ı bekr bir gecede “Diyarbakır” haline getirilivermiştir. Abdülaziz Han tarafından halka armağan edilen El- Aziz şehri de bu hatırayı unutturmak için masa başında “Elazığ” şekline çevrilmiştir.

 

            Şimdi gelelim sözün özüne: Globalleşmeyle yeni bir yüze kavuşan Amerikan kültür sömürgeciliğiyle, hiçbir zaman nefesini ensemizden eksik etmeyen haçlı zihniyetiyle mücadele etmek ve yarınlara ümitle bakabilmek için her şeyden önce ideolojik saplantılardan kurtulup geçmişimizle barışabilmeli, dünden bugüne devraldığımız ne varsa bunların birer yük değil, tarih mirası olduğunu asla aklımızdan çıkarmamalıyız. Geçmişe söverek, ondan kaçarak mutlu bir gelecek inşa edilemeyeceği gerçeğini artık kabullenmeli çevremizde olup bitenlerden ibret dersleri çıkarmalıyız. Çocuklarımıza tarih şuurunu, “kahramanlar ve hainler” masalıyla değil, kültür hazinelerimizi onların önüne açarak kazandırmalıyız. En önemlisi de gözlerimizi bir an için Batı’dan kendi içimize kaydırıp kendi zenginliklerimizi keşfetmeye koyulmalıyız.

 

            Önder SAATÇİ                              5 Nisan 2011       

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !